Kuruluş Efsanesi

Bu derece görkemli ve heybetli şehrin kuruluşu için daha karizmatik bir efsane olsun isterdim ama koskoca Roma kuruluş efsanesi bizdeki Battalgazi/Tarkan Kurt destanları düzeyinde.

Olay şu; Savaş tanrısı Mars, Rhea Silvia’ya aşık olur. Çiftimizin ikiz bebekleri dünyaya gelir. Amcaları Kral Amulius, ikizlerin ileride tahtını ele geçirebileceğinden korkar ve anne Rhea Silvia’yı öldürür. İkizleri de tekne içinde Tiber nehrine atar. Tekne karaya vurur ve parçalanır. Dişi bir kurt, ikiz bebekleri bulur ve onları kendi sütü ile beslemeye başlar. Çektiğim fotoğrafta bu mit heykelleştirilmiş. Sonra bir çoban ikizleri bulur ve onlara Remus ve Romulus adını verir. Birgün Remus ve Romulus, kavga ederler. Kardeşini öldüren Romulüs burada Roma’yı kurar ve şehre adını verir.

Gelelim bu büyülü şehrin eserlerine;

IMG_02211- Pantheon;

Bütün anlamına gelen ‘pan’ ile tanrılar anlamına gelen ‘theoi’ kelimelerinin birleşmesi ile oluşan Pantheon, “Tüm tanrılara adanmış tapınak” olarak Türkçeleştirilebilir. Pagan dönemde tapınak olarak kullanılırken sonradan kiliseye dönüştürülmüş olan şaheser, Piazza Della Rotanda meydanı denilen meydandadır. Dar sokaklar arasından birden karşınıza çıktığından heybeti karşısında şok yaşamak mümkün.

Ön cephesinde dev harflerle “MAGRİPPALFCOSTERTİVMFECİT” (Lucius’un oğlu, Marcus Agrippa tarafından, 3. konsülde yapıldı) şeklinde bir yazı bulunan bu anıt mezar, Pagan dönemde tapınak olarak kullanılırken, sonradan kilise olarak kullanılmaya başlanmış. Bilin bakalım neden? Tabi ki Vatikan’ın baskısı sonucu.

IMG_9350Gelelim en önemli özelliğine; Küre şeklindeki kubbesi dünyanın en büyük kubbesi ve kubbenin yerden uzunluğu (43m) ile yarım kürenin çapının (43m) eşit uzunlukta olması. Bugün dahi bu şekil bir eserin yapılması mümkün değilmiş. Halen mimarlık fakültelerinde akademik düzeyde, üzerine araştırma yapılan eserlerin başında gelmekteymiş.

Tapınağın üst kısmında bulunan ve müthiş bir ışık hüzmesi sızan deliğe, göz anlamına gelen ‘Oculus’ deniyor. Bu delikten sızan ışık içeride bir çember şeklinde sıralanmış tanrıları, gün içerisinde sırasıyla aydınlatıyor. 10-20 mm lensimle dahi ne kubbeyi ne de yapının içini tamamen çekmem imkansız. Yukarıdaki fotoğrafta sırtım tamamen zeminde ve geniş açı lensle de çekmeme rağmen kubbenin tamamını kadraja sığdıramıyorum. Oculus’tan sızan ışıkla içeriye sıralanmış Tanrıların gün içerisinde sırayla aydınlandığını söylemiştim. Aşağıdaki fotoğrafta sıralı üç tanrı görülebilir.

Beni asıl heyecanlandıran ise zemin döşemesinin o dönem Romalıların ayak bastığı günlerden kalma orijinal döşeme olması. Bu arada zeminden bahsetmişken; yağmur ve kar suyunun tahliyesi için kubbesinin deliğine denk gelecek şekilde zeminde delikler açılmış ki yağmur ve kar suyu bu deliklerden akıp tahliye olsun.

Raphaello’nun ve İtalya’nın kurucusu olarak anılan Vittorio Emmamuel’in mezarları da bu heybetli yapıda bulunuyor.

2- Fontana Di Trevi;

Türkçedeki kelime anlamı ‘Üç Yol Çeşmesi’ olmasına rağmen, yine o bizim Türk insanına özgü her şeyi aşkla özdeşleştirme gayretinden dolayı bizde ‘Aşk Çeşmesi’ diye bilinen çeşme, bir inanışa göre adını hem üç yolun kavşağında olduğu, hem de üç yeraltı kaynağı buradan geçtiğinden ‘Tre’ (üç) kelimesinin kökeninden alıyor. Diğer bir inanışa göre ise Romalı askerlere bu su kaynağını ilk gösteren kızın ismi “Trivia” olduğundan çeşme adını buradan almış. Aşağıdaki fotoğraftan anlaşılacağı üzere ziyaretimiz esnasında çeşmenin sol tarafı tadilatta olduğu için bu görsel zaaf bende fotoğraf çekme konusunda bir hayal kırıklığı yaşattı. Ama asıl, çeşmeyi ‘La Dolce Vita’daki Anita Ekberg ve Marcello Mastroianni’nin çeşmeye girdikleri sahneleri ile hatırlayıp gözünde çok büyütenler varsa (beklenti büyüklüğünden) ciddi bir hayal kırıklığı yaşanabilir. Çünkü asla filmdeki kadar devasa bir çeşme değil. Trevi’yi çıplak gözle gördükten sonra filmdeki sahneleri bir kez daha izleyince Fellini’nin dar açı ile çeşmeyi devasa bir şelale gibi yansıttığı anlaşılıyor.

IMG_9509

Gelelim çeşmenin tarihçesine; İmparator Augustus döneminde, Romalı bir kız, su arayan Romalı askerlere şimdiki çeşmenin yerinde olan su kaynağını gösterir. Bu su bir kemerle Pantheon’a kadar ulaştırılır. Dönemin Papası, havuzun yenilenmesini ister ve Bernini ile anlaşır. Çeşme yapılır ancak o çeşme bu çeşme değilmiş. 100-150 Yıl sonra yine dönemin papası bir çeşme yapılmasını ister. Çeşme için onlarca proje yarışır ve lakin bunlar arasında Salvi’ninki beğenilir ve bugünkü çeşme 1776’da açılır. Yani bugünkü çeşmenin mimarı sanıldığı gibi Bernini değil, Salvi’dir.

Çeşmede, Deniz Tanrısı (Neptün) bir denizde kanatlı atlarına komuta ederken tasvir ediliyor. Görüldüğü üzere atlardan biri parlamış ve şaha kalkmış vaziyette, diğeri ise dingin. Şimdi kesin bunun da bir anlamı var diye düşünürken öğreniyoruz ki şahlanan at okyanusun karışıklığını, sakin olan ise huzur dolu dinginliğini simgeliyormuş. Şaha kalkan atın şehvetli aşkı, dingin atın ise akla yatkın sevgiyi temsil ettiği şeklinde de anlatanlar var. Arkadaki kadın heykeller ise mevsimleri temsil ediyormuş.

Çeşmenin çevresi o kadar kalabalık ki çeşmenin insansız fotoğrafını çekmek hayal gibi. Ama sabaha karşı 03:00 sularında gidildiğinde, tripodla bile çekim yapmanın mümkün olduğunu söyleyenler var. Dediğim gibi çeşmenin tadilatta olmasından dolayı, ben gitmedim.

Kanımca çeşmeyi değil de, çeşme etrafında şekillenen kalabalığın burada yaşadığı heyecanı ve hareketliği çekmek çok daha keyifli. Çeşmeye dilek tutularak omuz üstünden atılan paralar kimilerine göre günde 3.000, kimilerine göre 5.000 Euro’yu buluyor.

3- Colosseo;

İnsana şaka gibi geliyor ama M.Ö 72 senesinde yapılmış bir eserle karşı karşıyayız. Halkın vakit geçirmesi, eğlenmesi için yapılmış Colosseo. 2007 yılında Dünya’nın Yedi Harikası’ndan biri seçilmiş. 50.000-60.000 seyirci kapasiteli olan amfi tiyatronun seyirci bölümü 4 kademe şeklinde yapılmış. En alt kat imparatorlar, 2.kat aristokratlar, 3.kat halk, çıkılması en zor olan (145 basamakla ulaşılan) en yüksek bölümü olan 4.kısım ise köleler ve paryalar içinmiş.

Arenanın altı tamamen labirentlerden oluşuyor ki bu labirentler şehrin hapishanesine açılıyormuş. Mahkumlar ve gladyatörler vahşi hayvanlarla dövüşecekleri zaman bu tünellerden tribündeki halka görünmeden alana çıkıyorlarmış.

cats

Burada her kapıya ait numaralar bulunuyormuş ve halk kendine ait kısma sadece bu kapılardan ulaşabiliyormuş. Bildiğin numaralı tribün uygulaması o zamandan varmış.

Colosseonun dış mermer ve plakalarının neredeyse tamamı Saint Pietro Bazillikası’nın yapımında kullanılmak üzere yapıdan sökülmüş. Eserin üst kısmında görünen delikler Vatikan’a götürülen mermer plakaların ardından kalmış.

Kanımca fotoğraf açısından en verimli cephe Palatino cephesi. Çünkü hem amfiyi tamamen kadraja alabiliyoruz hem kalabalık nispeten az, hem de güneşi yandan alıyor. Yani şöyle; Colosseo İkinci Dünya savaşı sırasında bomba yediğinden batı kısmı zarar görmüş ve tadilat yapılmadan o haliyle bırakılmış.

4-Scalinata Di Spagna (İspanyol Merdivenleri);

Roma’da her yer o kadar tarihle dolu ki “Arkeolojinin kalbinin atmadığı tek yer Spagna’dır” deniyor. Yani arkeolojik eserin olmadığı tek yer burasıymış. İspanyol Büyükelçiliği’nin bulunmasından dolayı meydana  İspanyol Meydanı (Piazza Spagna), karşısında sıralı 137 basamaktan oluşan merdivenlere de İspanyol Merdivenleri deniyor.

Bir Audrey Hepburn klasiği Roma Tatili filminde Princess Ann’in Joe Bradley’le  gelato yerkenki meşhur sahneyi benim gibi Audrey hayranı olup da hatırlamayan çok az kişi vardır.

Merdivenler 1721 yılında yapılmaya başlanmış. Bizdeki Cezayir Sokağındaki merdivenlerin daha az dik ve dar haline benzetilebilir. Merdivenlerin yayvan olmasının sebebi İspanyol Flamenko adımlarına göre dizayn edilmesiymiş.

Merdivenlerin en tepesinde Via Dele Vite sokağında Trinita Dei Monti isminde bir kilise var ki en güzel Roma manzarası buradan seyredilir deniyor. Olay şu;Yukarıdaki fotoğrafı çektiğim Via Dele Vite Sokağı, ressam ve karikatüristlerle dolu şenlikli bir sokak. (Ressam dolu başka bir meydan için Piazza Navona var ki ona aşağıda değineceğim.)

İspanyol Merdivenlerinin bitiminde Bernini’nin ‘Fontana Della Barcaccia’ (Eski Gemi Çeşmesi) isimli çeşmesi var. İşte böyle bir şey;

Görüldüğü üzere çeşme kumların arasına çakılı bir gemi şeklinde. Çünkü 1596 yılında Tiber Nehri taşmış ve bütün Spagna sular altında kalmış. Sular çekildiğinde geminin biri bugün çeşmenin bulunduğu yerde karaya oturmuş vaziyette bulunmuş. Ancak meydana suyun çok az basınçlı gelmesinden dolayı Bernini’nin pratik zekası ile gemi gibi alçak bir heykeli akıl ettiği ve durumu kotardığı söyleniyor.

Son olarak Spagna’nın tam karşısından girildiğinde Via Condotti sokağına giriliyor ki bu sokak her ne kadar dünyaca ünlü markaların mağazaları ile tanınsa da, mağazaların vitrinlerinin önünden geçilmesi dışında hiç bir fonksiyonu yok. O yüzden vitrinlere bakarak zaman kaybetmek yerine bu sokaktan 150 m daha ilerlerseniz dünyanın bilinen en eski kafesi olan, ‘Antico Cafe Greco’ya ulaşıyorsunuz.

Kafe o kadar meşhur ki, Goethe, Baudelaire, Byron, Franz List gibi dünyaca ünlü bütün şöhretlerin uğrak yeri olmuş zamanında. İçeride fraklı garsonlar karşılıyor sizi.

Kafe, adından da anlaşılacağı üzere bir Yunan tarafından 1760 yılında açılıyor. Tatlıları ile meşhur ama en çok espresso ve tramisu ile… Fraklı amcanın söylediğine göre açıldığı, 1760-1780 yılları arasında -20 yıl- Türk Kahvesi ikram ediyorlarmış ama sonra bırakmışlar. Şimdi İtalyan kahveleri özellikle de espresso sunuyorlar.

İçerisi tıpkı bir müze gibi; neredeyse bütün duvarlar tablolarla ve porselen vazolarla dolu. Fraklı amcaya bizim ‘Pierre Loti’den bahsediyorum. Biliyor ama Greco’nun çok daha eski ve meşhur olduğunu iddia ediyor. Bizde son kozumuzu oynuyor ve “Tamam ama bizdeki manzara da siz de yok” diyerek bahsi kapatıyoruz.

4- Campo De’i Fiorri (Çiçek Tarlası);

İşte, Roma’nın hem hüzünlendiren hem düşündüren meydanı. Çevresi çiçekçilerle çevrili, ortasında Roma civarında yetişen bütün yerel ürünlerin satıldığı bir pazar kurulu olan meydan Campo Dei Fiorri.

Hüzünlendiren, düşündüren diyorum ama önce ortasına kurulan Pazardan başlayalım. Sonra o dramatik tarihine geleceğiz.

Pazar günleri hariç her gün sabah saat  07:00-13:30 arası kurulan pazarda, her çeşit sebze, meyve, et, baklagiller, pirinç ve tabiki ünlü İtalyan makarnalarını bulmak mümkün. Roma’da gıda ürünlerinin (üstelik hepsi taze) daha ucuza bulunabileceği başka bir yer olmadığından, pazar çok kalabalık. Biz 14:00 gibi gittiğimizden Pazar nerdeyse toplanmak üzereydi.

Yukarıda Bruno’dan devraldığım tezgahımda spagetti, fettuccine, tagliattie, fusilli, penne, tortellini, cannelloni ve adını sayamadığım bir kaç çeşit makarnanın ıspanaklı, havuçlu, domatesli hatta mürekkep balıklı varyasyonları mevcut.

Bizim mutfağımızdaki makarnaya yoğurt dökme gibi bir damak zevki onlarda gelişmemiş, onlar daha çok kremalı sosları (beşamel, peste, napoliten) kullanıyorlar. Makarna dışında peynirler -özellikle de parmesan-, yine zeytinyağ ve sirke (özellikle balsamik), yok satıyor pazarda. Bir de limoncello denilen İtalyan likörü var ki sadece bu ağır ve hazmı zor içkinin satıldığı dükkanlar var. İşin güzel yanı bu dükkanlarda hepsini ücretsiz test edebiliyorsunuz.

Saat 14:30’dan sonra pazar toplanıp, meydan temizlendikten sonra bambaşka bir hayat başlıyor Campo Dei Fiorride. Meydandan iç sokaklara doğru ilerledikçe ‘Trattoria’ ya da ‘Osteria’ denilen (Ristorante kadar büyük olmayan) ve benim ‘küçük esnaf/aile lokantası’ şeklinde Türkçeleştirdiğim mekanlarda yerel yemek ve şarapları test edebiliyorsunuz.

Meydanın hüzünlü ve asil tarihi..

Meydanın tam ortasında yüzünü Vatikan’a dönmüş, gergin ve asabi bakışları ile bir anıt heykel duruyor; Giordano Bruno. Dünyanın evrenin merkezinde olmadığını ilk kez açıklayan ve sırf kiliseye başkaldırdığı için bu meydanda diri diri yakılan Giordano Bruno…

1548 yılında doğan Giardano gençliğinde bir din okulunda okuyormuş. Kopernik Evren’ine ilgi duymaya başlamış ve dünyanın evrenin merkezinde olmadığını öğrenir öğrenmez kilise ile tüm bağlarını koparmış. Tezi; Evrenin sınırsız ve sonsuz, dünyanın ise bu koca evrende sadece bir nokta olduğuymuş. Yani bugün gerçekliği artık tartışılmayan bilimsel gerçekler.

Vatikan defalarca susmasını ve kilise ile uzlaşmasını istemiş ama Bruno reddetmiş. Sonra sürgünler başlamış Bruno’nun hayatında. Ardından bir ihbar sonucu yakalanıyor ve kilise tarafından büyücü olarak itham edilip, 7 yıl Roma’da hapis yatıyor. Sonrasında Engizisyon Mahkemesi tarafından bu meydanda diri diri yakılarak öldürülüyor.

Heykelin üzerinde; “Ateşe verildiği bu yerde, öngördüğü kuşaklardan Bruno’ya saygıyla” yazıyor. Heykele dikkat edildiğinde Bruno’nun elinde bir kitapla yüzü Vatikan’a dönük bir şekilde elleri ile Vatikan’ı işaret ettiği görülüyor. Roma’da üzerinde kilise olmayan tek alan burasıymış bu yüzden.

Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar‘ gibi enfes söz de bu mağrur bakışlı Bruno’ya ait.
5-Piazza Navona;

1.yy’da Domitianus Stadyumu’nun yerine yapılan meydan oval şekli ve büyüklüğü ile bence Roma’nın açık ara en görkemli meydanı. Sokak sanatçıları, müzisyenleri ve ressamlarının en yoğun olduğu meydan burası. Meydan üzerinde yerel ev yapımı şarapların ve yemeklerin sunulduğu şirin kafe ve restoranlar da var. Yine Bernini’nin en önemli rakibi olduğu söylenen Borromini’nin yaptığı ‘Sant’Angese in Agone Kilisesi’ de bu meydanda bulunuyor.

Fontana_dei_Quattro_Fiumi

Meydan üzerinde 3 adet çeşme var. Bunlar içinde en meşhuru meydanın ortasında yer alan  Fontana dei Quattro Fiumi(Dört Nehir Çeşmesi). Çeşme 1651 yılında yine Bernini tarafından yapılmış. Çeşmenin teması; adından da anlaşıldığı gibi dünyadaki en önemli dört nehir. Bu nedenle çeşmede 4 nehir tanrısı var; Nil Nehri Tanrısı Afrika Kıtasını, Tuna Nehri Tanrısı Avrupa Kıtasını, Ganj Nehri Tanrısı Asya Kıtasını ve  Rio de la Plata Nehri Tanrısı da (zenci suratlı genç olan) Amerika Kıtasını simgeliyor.

Yukarıda görüldüğü gibi tanrılardan biri Sant’Agnese in Agone Kilisesine yüzünü çevirir pozisyonda. Bernini bunu, kiliseye duyduğu tepki nedeniyle özellikle yapmış. Daha doğrusu asıl tepkisi kiliseye değil, kilisenin mimarı ve o dönem kendisinin tek rakibi olan Borromini’yeymiş.

Woody Allen’in ‘Roma’ya Sevgilerle’ (To Rome With Love, 2012) filminde Jack, Monica ve Sally Roma’da akşam gezintisi yaparken Piazza Navona’dan geçerler ve filmin aşağıdaki sahnesinde arka fonda Dört Nehir Çeşmesi’ni görürüz. Meydanın ilk girişinde ‘Fontana del Nettuno‘ (Neptün çeşmesi) tam karşı diğer ucunda da ‘La Fontana del Moro‘ Çeşmesi bulunuyor ama ‘Fontana dei Quattro Fiumi’nin görkemi karşısında ikisi de sönük kalıyor.
Devam edecek…

1st May 2013, Safiye ERSOY tarafından yayınlandı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir