Erciyes Dağ’ı, etrafında yaşayanlar için sadece bir dağ değildir…. Kimisine sevgiliyi çağrıştıran yücelik ve ulaşılmazlıktır. Kimisi onda gurbetteki parçasını görürken, kimi de kendi geçmişini seyreder… Erciyes, şair için ilham kaynağı, ozan için türkülerin ve bozlakların havalandığı yerdir. Yarinden sıcaklık bulamayıp yüreği ve ruhu donan aşık, Erciyesin karını, boranını, ayazını daha sıcak görür ve ona sığınır. Tarlasında çalışan Ahmet emmi için buz gibi suyunun ve pınarının kaynağıdır Erciyes… Yüzünü yalayan, terini kurutan ve daralan sinesine nefes olan bir rüzgardır… Dağlardan gelen çiçek kokuları daha bir başkadır. Kekik kokan yollar, insana yorgunluğunu unutturan rüzgara karışınca, adeta zaman mekana karışır ve mesafeler kısalır. Yaklaşık 180-200 km civarında bir yol güzergahına sahip olan Erciyesin etrafını gezerken kimi zaman şair olursunuz, kimi zaman ozanlaşırsınız. Gördüğünüz bir kerpiç ev sizi alır köyünüze götürür, yol boyu tarlalarda çalışan insanlar kendi çocukluğunuzda kenarında oynadığınız tarlaları hatırlatır.. Baktığınız her yer şehrin kasvetine ve gayr-ı insaniliğine derin derin iç çektirir… Kuş seslerinin rüzgarlara karıştığını ancak buralarda hissedersiniz…

Her dağın eteği bereketi temsil eder… Tıpkı Erciyes gibi… Erciyesin etekleri diyerek başladığımız bu yazımızda ve gezimizde, dağın insana benzeyen ve insanı andıran sembolik yanını hissetmeye ve yorumlamaya çalışacağız.. Sarıgölün ve Dokuzpınarın yılkı atlarından, Sultan sazlığının türlü türlü kuşlarına katılarak, tabiatın ne kadar ‘biz’ olduğunu idrak etmeye ve anlatmaya çalışacağız… Kimi zaman bir ermiş türbesinde dualar ederken, kimi zaman garip mezarlarında okunan fatihaları hissedeceğiz… Erciyesin vadilerinin pınarlarını, kuş seslerini, rüzgarlarını, kır çiçeklerini yarıştıracağız….

Erciyes dağının eteğinde iki büyük sazlık vardır. Bunlardan birincisi ve büyük olanı Develi-Yahyalı-Yeşilhisar bölgesinde olan Sultan Sazlığıdır. Sultan sazlığından sonra pek fazla bilinmeyen ama en az Sultan sazlığı kadar büyük ve bereketli olan diğer sazlık ise Hörmetçi-Dokuzpınar sazlığı olarak bilinir. Erciyesin batı ve kuzeybatı bölgelerine düşen bozulmamış ender mekanlardan birisidir.

Kayseri’den yola çıktığınızda Organize Sanayi Bölgesi’ni geçtikten hemen sonra karşınıza çıkar. İncesu ilçesinden gelirken dağa giden yolu takip ederseniz yine sazlığa ulaşırsınız. Ankara ve Adana yolundan Kayseri’ye gelirken de Kayseri girişinde sağa doğru yani Erciyes’e baktığınızda dağa doğru gördüğünüz o büyük sazlık Hörmetci-Dokuzpınar Sazlığı’dır.

Genellikle hayvancılıkla uğraşan birkaç köy serpilmiştir sazlığın etrafına. Bu köylere girdiğinizde, evlerin damlarında görünen çanak antenlere rağmen, bozulmamış bir fıtrilik hissedersiniz; hem köylerin çamur sıvalı evlerinde, hem de insanların gözlerinde…. Buralarda insan kendini tabiatın bir parçası olarak hissediyor ve aidiyet duygusu sorunu yaşamıyor. Oysa kentlerde yaşanan yabancılaşmanın insana yaşattığı en büyük problem aidiyet meselesi değil midir?

Karpuzsekisi köyüne giderken sazlıkta gördüğümüz Yılkı Atları bizi heyecanlandırıyor. Çünkü kentli insanın asla göremeyeceği, hatta tahayyül edemeyeceği bir manzaradır bu.. At ki insanlık tarihini insanla birlikte yazmış, belki de ona en yakın hayvandır. At gelenekte eve ait bir unsurdur. Yazın sıcaklığı arttığında, yukarı yaylalarda ve göllerde yiyecek sıkıntısı yaşamaya başlayan yılkı atları, yiyecek bulmak için zorunlu olarak aşağıdaki sazlıklara inerler. Köylüler ise içinde bulundukları eknomik yokluğa rağmen, kendi hayvanları için sakladıkları ot ve yemlerden sazlık bölgesine inen yılkı atları için de ayırırlar ve onların aç kalmalarını önlerler. Zengin gönüllü anadolu köylüsü, asıl zenginliğin fakirlikte ve yoklukta olduğunu bir kez daha belirtmiş olur… Bir anlamda onları bir Tanrı misafiri ve komşusu olarak görür ve ‘komşusu aç yatarken kendisi tok yatan bizden değildir’ diyen Hz. Peygamberimizin sözlerini hatırlayarak, kendi hayvanlarının rızkını Yılkı Atları ile paylaşır.

Dokuzpınara girdiğinizi, ilerledikçe artan su yoğunluğundan ve içinde ördeklerin yüzdüğü küçük göletlerden anlarsınız. Ama tabi ki köye adını veren ve köyün girişinde tam dokuz ayrı pınar olarak yanyana akan pınarlardan anlarsınız Dokuzpınara geldiğinizi…

Yazın sıcağında bile karpuz çatlatan ve elinizi birkaç saniyeden fazla tutamayacağınız bu pınar, Erciyesin eteğindeki canlılara aktığı ve can verdiği en önemli kaynaktır. Su hayat demektir… Suyun olduğu bir yerde hayatın ve canlının her çeşidine rastlarsınız. Elimizi yüzmüzü yıkayıp arkamızı döndüğümüzde ağaçların oluşturduğu doğal çerçevenin arasından gördüğümüz manzara bizi daha da ferahlatıyor. Bir duvara asılmış tablonun ne kadar sığ kaldığını burada daha iyi anlıyorsunuz. Pınarların önünde oluşan gölette yüzen rengarenk ördeklerin sevinci, izlediğimiz manzaraya ve yaşadığımız ferahlığa-mutluluğa karışıyor.…

Şehirde tek canlı insanken, Erciyesin eteklerinde belki de en ‘cansız’ varlık insan oluyor.… Çünkü tabiatta bir bütün halinde yaşayan atları, ördekleri, gökyüzünde uçan turnaları, meleme sesleri eksik olmayan koyun ve keçileri, hissettiği her yaban duruma havlayan köpekleri gördüğümüzde, insanın yabancılaşmasını ve ruhsuzlaşmasını daha iyi anlıyorsunuz. Gerçekten insan tabiatı fethettiğini düşünmeye başladığından beridir tabiata yabancılaşan ve tabiatta yalnızlaşan yegane varlıktır….

Hörmetçi ve Dokuzpınarı insanları, köylerinin adının hakkını verircesine gerçekten hörmetli insanlar…. Bir yaşlı amca ile sohbet ederken tek yakındığı husus şehirden piknik için gelen insanların göletleri ve çevreyi kirletmesi. Bölgeye mangal kültüründen öte bir muhayyilesi olmayan ve çevreyi kirletmekten başka bir işi de olmayan yüzlerce insan geliyor ve adeta misafir geldiği evi pisletip gidiyor. Köylüler de haklı olarak bundan şikayet edip yakınıyorlar. Evinin önündeki tezek yığınlarının, bahçesindeki hayvan gübresinin doğallığını bilen bir muhayyile için, köyündeki göletlerin ve pınarların etrafındaki poşetler, bira şişeleri nasıl bir yıkıcı tahribata yol açar bunu kentli insanın algılayabilmesi çok zordur. Tezek ve gübre yığınının kokusundan burnunu kapatan bu insanlar, çevreye bıraktıklarının pislik olduğunu, tezek ve gübrenin ise pislik olmadığını bilemezler.

Arabamızdan inip otlaklara doğru ilerledikçe, tabiatta çobansız kendi başına dolaşan hayvanların o güzellikleri insanı gerçekten çarpıyor. Bazı ufak tefek sataşmaların ve cilveleşmelerin dışında, paylaşarak, bir arada nasıl yaşanır bunun misalini gösteriyorlar seyredenlere.. Ve bu huzur ortamında her birinin sevinci ve keyfi ile çıkan sesleri karşılarında bulunan Erciyesin yüceliğine karışıp gidiyor… Biz de arabamıza atlayıp Sultan Sazlığına doğru yol almaya devam ediyoruz…

Hayrettin Oğuz

27.01.2012

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir