Geçtiğimiz  aylarda Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’ni   gittim, gördüm, gezdim.
Gezerken de hayıflandım biraz, çok az, azıcık…Yıllar önce Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümünü kazanıp gidememiştim çünkü.
O yıllarda ‘’Arkeoloji de ney?’’ diye soran bir tanıdığıma;’’ Arkeoloji, senden 4000 yıl önce yaşamış bir insanın eline elinin değmesidir’’ demiştim. 10 yıl sonra bugün yine aynı cevabı verebilirim; artık yaşanmayan şehirlerin, konuşulmayan dillerin, unutulmuş hikayelerin sahiplerine dokunmaktır, onların misafiri olmaktır arkeoloji..

Zeugma antik kentinden çıkarılan mozaiklerden biri gizemli çingene kızı. Kızın gizi, ne yöne gitseniz sizi acıyla, sevinçle, umutla, yalnızlıkla, sevgiyle, bilgelikle takip eden gözleri.
Onunla ilk karşılaşmamı hiç unutmayacağım. Dakikalarca nasıl da seyrettirdi kendini bana. Biz ikimiz karşılıklı ayıramadık bakışlarımızı birbirimizden.
Neden sonra diyorum ki; ben gidiyorum ama yine gelicem sana..

Biraz gezinip başka mozaikleri seyretmeye koyuluyorum. Eski Yunan’a biraz meraklıysanız heykeller ve mozaiklere resmedilen figürler pek yabancınız değil. Öfkeli ifadesi, elinde mızrağıyla savaş tanrısı Ares (Mars), denizler tanrısı Poseidon (Neptün), Dionysos ve Yunan mitolojisinin diğer önde gelenleri.

Tekrar çingene kızının yanına dönüyorum. ‘’Hoş geldin’’ der gibi gözleri.. Ziyaretçilerle dolu odası boşalıyor az sonra.’’ Aaa bu muydu!’’ diyen çıkıyor zaten. Baş başa kalıyoruz yeniden; o, ben ve güvenlik görevlisi. Ben de çingene kızının taktiğini uyguluyorum, gözlerimle konuşuyorum. Başka çare yok çünkü, güvenlik görevlisinin deli olduğumu bilmesini istemiyorum.
Ona diyorum ki; ‘’biliyor musun, bu müzedeki hatunların hemen hepsini tanıyorum ben. İnce, uzun, zarif yüzleri, mermer gibi beyaz tenleri, özenle toplanmış saçlarıyla Antik Yunan’ın jet sosyetesinden bunlar.Sen pek Yunanlı’ya benzemiyorsun, sosyeteyede. Bir sır vereyim mi kimseye söylemezsen? Hiç birini sevmedim. Yüzüme bile bakmadılar ayol! Kimseye

bakmıyorlar, hiç biryere. Ruhsuz, cansız şeyler! Senin gibi gözlerimin içine içine, taaa  en derine bakmıyor onlar. Acaba nerelisin, kimsin? Neyse, ben gidiyorum, ama yine gelicem, bekle.’’

Çingene kızının yalnız olarak sergilendiği özel odadan çıkıyorum. Sağ taraftaki mozaik çekiyor dikkatimi. Bizim kızın da içinde bulunduğu yapıtın -bulunamamış kısımları saymazsak- tamamı olduğunu anlıyorum. Mozaiğin boyutuna, ele geçen diğer parçalardaki sadeliğe ve çingene kızın günümüze ulaşan portre boyutuna baktığımda tasvirin tamamı bulunsa bile başrolde hala bizim kızın kalacağını düşünüyorum.

Çingene kızı, bilemediğimiz bir bütünün önemli bir parçası. Ne var ki hiçbir zaman kendini bu bütünün içinde hissedemediğini, paylaşılmamış dünyasını dünyaya gözleriyle haykırmak istediğini, bu yüzden 2000 yıl sonrasına elini uzattığını düşünerek özel odasına doğru yürüyorum ağır adımlarla. Tek başına burada, tam da istediği gibi sanırım. Henüz fark edebildiğim sağ gözünde birikmiş bir damla gözyaşıyla bekliyor beni.

Aygül Taştan  

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir