ALADAĞLAR FOTO SAFARİ SEYİR NOTU / 16-17 Ağustos 2014

ALADAĞLARIN RÜZGARI RUHUNUZUN SAÇLARINI ÖZGÜRLEŞTİRİR

Tatil planlarım borsa’da işlem gören kağıtları aratmaz benim; ani değişimlere alışkın bünyem bu kez de şaşırmadı. Mevcut planlarımın tökezlemesi ile, yarım saatlik öfke sarmalı sonrası bir teklifle ruhum fabrika ayarlarına çark etti:

“Aladağlar foto safari’ye gelmek ister misin?”

İnsan bünyesinin bu kadar hızlı toparlanmasına hayranım, elbette cevabım “evet!” oldu. Senelerdir gözlerimin önünde dolaşıp duran lakin fark edemediğim sevgili misali, Aladağlar kollarını açmış bekliyordu beni. Tüm hücrelerimde heyecan ve aklımda: olmayan ekipman ile ne yapacağım ben? soruları bile heyecanımı yenemedi.

16 Ağustos günü UFAD derneğinden dostlarla 5 kişi, Dünya’nın en hızlı ve keyifli hazırlığı sonrasında Torosların en yüksek zirvelerine sahip ve üç farklı ilin yari Aladağlara sarılmak üzere, Kayseri – Yahyalı yoluna koyulduk. Her fotoğrafçının en iyi ışığı yakalayacağı zamanlardan biri olan gün batımına doğru, Yahyalı girişinde bulunan Rüzgar değirmenleri karşıladı bizi. 36 Rüzgar gülü, 400 bin kişiye enerji sağlıyordu lakin bu güzellik karşısında insan evladının yüklendiği pozitif enerjiyle, eminim tüm Türkiye’ye enerji akımı sağlanabilirdi. Don Kişot’un değirmenlerinin ardında nazlı nazlı süzülen güneş, tüm kızıllığıyla gökyüzünü boyamaya başlamıştı. Nefis gün batımı artık pozlanmaya başlamalıydı. Güneş dağları öpene dek devam eden çekimler sonrası, başak tarlalarındaki gölgelerimiz alabildiğine uzamıştı. Artık yola devam etme vakti!

Dolambaçlı yolların kenarlarında; tüm heybetiyle karaçam ve köknar ağaçları, Torosların süsü gibi karşılıyordu tüm konuklarını. Tek taraflı uçurumlar, heybetli ağaçlar ve kayalıklarla kaplı yepyeni bu Dünya’ya dahil oldukça hafifliyor ve sıcaktan bunalan bünyemizi Yahyalı’ya 80 km ötedeki Kapuzbaşı şelalesinin keskin soğuk suyuna kavuşma anıyla keyifleniyorduk. Saat 20.15 civarı, Kapuzbaşı şelalesine yaklaştık. Zifiri karanlıkta, ateş böceği misali parıldayan insanlar, kulağı sağır eden şelale sesi ve muhteşem serinlik… Kapuzbaşı şelalesi’nin en önemli özelliği kaynağından çıktığı şekilde aşağı dökülmesiymiş ve yedi göller olarak bilinen, içerisinde irili ufaklı yedi göl barındıran bölgeyi de not defterimize kaydedip, önümüzdeki macera’nın yol haritasını çıkartmaya başladık. Kamp kurulacak bölge olan Hacer ormanları Kapuzbaşı şelalesi ve Yedi göller bölgesi birbirine bağlayan, Türkiye’deki en iyi post ormanı. Hacer ormanları bir çok av ve yabani hayvana ev sahipliği yapmakta, bu nedenle doğal ortamlarına misafir olduğumuz bu bölgede attığımız her adım ekstra dikkat gerektiriyordu. Hele bir de zifiri karanlıktaysanız…Kapuzbaşı şelalelerinde konuştuğumuz bir yerli’nin cümlesi “abi ben buralıyım, bu saatte o yol çok tehlikeli ve ben olsam gitmezdim. Gene de siz bilirsiniz” bizi kısa süreli olarak tarumar etmiş olsa da, birkaç pozlamadan sonra ekipçe yola devam kararı aldık.

Hacer ormanlarına giden yol, sel sularının getirdiği inanılmaz keskinlikte taşlarla dolu. Normal şartlarda ulaşım arazi araçları ve katırlarla sağlanıyor. Hoş gerçi, Katırları yanınıza alırken ikna kabiliyetinizi de sol cebinize almayı unutmayın, çünkü aniden yürümekten vazgeçen bir Katırdan daha zor olan bir şey yoktur diye düşünüyorum bu yolda. Zifiri karanlığın ortasında, sinyal bulamayan telefonlarımız ve bozuk yol nedeniyle 2 kez itmek zorunda kaldığımız aracımızla bir yol ayrımına kadar ulaştık. Göz gözü görmediği için, fenerlerle yol ayrımının köşesinde beklemeye başladık. Sağdan mı gitmeli? Yoksa soldan mı? Arabamız 3 Katır inadına bürünüp, yolu tırmanmayı reddederken ne yapabilirizi düşünmek artık elzem olmuştu. Ya burada kamp kurup sabah bir şekilde kamp alanına çıkacaktık, ya da iki yol’dan birini zorlayacaktık. Ateş yakmak, çevredeki yabani hayvanlara bizi biraz olsun yem yapmaktan kurtaracağından, fener ışığında bulmaya çalıştığımız üç beş çırpıyı toparlamaya başladık. Tam o esnada, sessizliğin delirtici gürültüsüyle kafamı gökyüzüne kaldırdım. İnsan burada ne yırtıcı hayvanların saldırısından ne de korkudan…hayır, hayır! İnsan burada sadece aşırı huzurdan ölebilirdi. Tüm Samanyolu çıplak gözle gökyüzünde salınıyordu. Yıldız pozlamasına karar veren ekip arkadaşımız, tripodu aramaya koyulmuştu ki bir tekerlek sesi tüm Dünyamızı aydınlattı. Orman müdürlüğüne ait bir araç, karanlığın içinden melek misali süzülerek yanımıza yaklaştı. Hangi yoldan yukarıya arabayı kaydırmadan çıkacağımızı öğrendikten sonra yolculuk yeniden başladı. Saat 22.00 civarında Hacer ormanları kamp alanına gelmiştik. Hayatımda ne bu kadar yıldızı gökyüzünde, ne bu kadar heybetli karaçam’ı etrafımda, ne de bu kadar çok fotoğrafçıyı bir arada görmüştüm. Bu sene katılımın düşük olduğu söyleniyordu, tam katılımla 2750 hektarlık Hacer ormanı fotoğrafçı cennetine dönüşürdü mutlaka.

Çadır alanları çok kalabalık olduğundan, kamp alanının kuzey batı tarafında bulduğumuz bir nokta ki sabah gün ışıyınca ne denli harika bir noktada olduğumuzu fark ettik. Kamp malzemelerini ve fotoğraf makinalarını güvenceye aldıktan sonra yaktığımız kamp ateşi ve semaverde hazırlanmış muhteşem çayımız eşliğinde biraz kendimizi dinledik. Geç bir akşam yemeği sonrasında artık yıldız ve gece pozlamaları için tüm ekip hazırdı. Ekibin birazı, tripodlarını kurup yıldız pozlamasına geçerken, bir kısmı etrafı dolaşıp kadrajına gecenin güzelliklerini hapsetmeye başladı. Ben mi? Ben ekipmanı kilo metrelerce uzakta kalan bünye olarak, kamp ateşi ve alanı derleme, gördüğüm en güzel kareleri zihnime kazımakla meşguldüm. Hiç şikayetçi değilim, zihnimdeki kareler olmadan bu yazıyı da haliyle yazamazdım. Kısacası ekipmansızlığıma rağmen, değdi doğrusu! Gecenin tüm güzelliğinde: yıldız pozlaması, ışıkla boyama ve tüm gece çekimleri sabaha dek sürdü. Gün doğmaya yakın biraz kestirmek fena fikir olmayabilirdi ve sabah uyandığımda gözlerimin önüne düşecek cenneti merak ederek uyuyakaldım.

Güne uyandım, çadırın fermuarını açtığımda içeriye süzülen bu güzellik karşısında yapılacak tek şey; serinlikte öylece uzanıp, gözlerimi bile kırpmadan bu güzelliği hapsetmek olacaktı zihnime. Öyle de yaptım. Ekip arkadaşlarımızdan biri hiç uyumamıştı ve günaydınlaşırken, geceden sabaha dek çekimlerini tamamlamış olarak kamp alanına geri dönüyordu. Kamp alanımızın biraz yukarısındaki tahta masada ufak ufak tüm fotoğrafçılar, kahvaltı’da aşağıdaki köylerden gelen yerlilerin hazırladığı enfes gözlemelerin başına toplanmaya çoktan başlamıştı bile. Biz de, kamp alanımızı derdest edip, yukarı kısımda bulunan kahvaltı alanına doğru ilerledik. Enfes gözlemeler, etrafımızı saran muhteşem Aladağlar, alabildiğine karaçam, masmavi gökyüzü ve tüm omuzlarda fotoğraf makinaları. Evet hepimiz ölmüştük ve şu an cennetteydik.

Kahvaltı sonrası, ekipman ve kamp malzemelerini derdest edip Yahyalı’nın Ulupınar köyüne doğru yola çıktık. Aladağlardan iniş esnasında, ufak molalar vererek Doğa ananın insanoğluna sunduğu güzellikleri makro çekimlerle fotoğraf makinalarına kayıtladık. İki ekip arkadaşımızın makro çekimle pozladığı örümcek ağı, Aladağların sehpalarına yakışan örtüler gibiydi gerçekten. Ulupınar köyüne vardığımızda, meydanda serinlikte sohbetin koyu kıvamını tutturmuş dedeler ve amcaların sıcak karşılamaları sonrası, ikram edilen çayları yudumlayarak soluklandık biraz. Yaklaşık 1000 kişi nüfuslu, 500 seçmeni olan ( köy meydanındaki amca’nın tabiri) tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan şirin bir köy burası. Bize karşı sıcak tavırlarından, yerli ve yabancı turistlere alışkın oldukları aşikardı. Ulupınar köyünün aşağısından çıkan su kaynağının nereden geldiğini köy halkı ve bilim adamlarının bile bulamadığını ve ekip arkadaşımızın ufak bir yaralanma nedeniyle uğradığımız sağlık ocağının çay ocağına dönüşmüş olduğunu biliyor muydunuz? Bu şirin ve bir o kadar sıcakkanlı insanlardan ayrılmadan önce, toplu bir fotoğraf çekerek an’ı ölümsüzleştirdikten sonra tekerler tekrar dönmeye başladı. İstikamet, UFAD Başkanı Murat Ziya Öztürk’ün de jüri üyesi olarak aralarında bulunduğu Foto Safari’nin seçkisinin gerçekleşeceği Yahyalı Belediyesi. Yahyalı’ya vardığımızda önce çaylarımızı yudumlayıp, yemek sonrasında Yahyalı Belediyesinde yarışma için kayıt’a gelen birçok fotoğrafçı karşılıyordu bizleri. Herkes 4 günlük maratonun sonunda, emeğinin hakkını veren o muhteşem yüz ifadeleriyle oradan oraya koşturuyordu. Daha seçkiye vakit var diyip, Yahyalıya çok yakın mesafede olan Sultan Sazlığı milli parkını görmeden dönmemeye karar verdik. Binlerce çeşit kuş türüne ev sahipliği yapan ve kuruma tehlikesi nedeniyle koruma altına alınan Sultan Sazlığı, eğer gidip görmediyseniz ve bir fotoğraf tutkunu iseniz, mutlak duraklarınızdan olması gereken bir nokta. Sülük avcılarına engel olmak amacıyla Milli park’ın etrafına konuçlanmış birçok kamera ile, simülasyon merkezinde tüm bataklık ve sazlığı görebilmeniz mümkün. Ayrıca 150 TL’ye kiralayacağınız bir sandalla açılıp, tüm bu güzellikleri fotoğraflamak için de fotoğraf severlere imkan sunulmakta. Milli Parktan ayrılıp, Jüri üyesi ve UFAD Başkanı Murat Ziya Öztürk’le akşam yapılacak Foto Safari seçmesi için kısa bir süreliğine yollarımızı ayırarak, dönüş yoluna koyulduk. Muhteşem 4 günlük Foto safarinin son iki ayağının dönüşünde, fotoğraf makinalarının ve zihnimizin belleklerimizde neşeli an’lar, espiriler, muhteşem gökyüzü, güzel insanlar, Aladağlar, huzur ve birbirinden güzel fotoğraflar vardı.

Kayserinin ilk fotoğrafçılık derneği olan UFAD, Kayseri ve çevresindeki fotoğraf severlere eğitim, geziler, ünlü fotoğrafçılar ile birlikte gerçekleştirdikleri atölyeleri ve birbirinden yetenekli gönüllü fotoğrafçılarıyla, bu sanatın inceliklerini yaşatmakta ve paylaşmakta destek oluyor. Eğer ki bir gün Kayseri’ye yolunuz düşerse, derneğin kapısını çalıp buradaki harika insanlarla birer bardak çay içebilir, Kayseri’de yaşıyorsanız ve fotoğraf sanatına ilgi duyuyorsanız, düzenledikleri eğitimlere, gezilere katılıp hayata karşı kadrajınızı genişletebilir ve bu güzelliğin bir parçası olabilirsiniz. Hatta ilk adımı atmak isterseniz UFAD 20. Dönem eğitimine 10 Eylül 2014’te katılmakla bu güzel insanların dünyasına dahil olabilirsiniz.

Şimdi sırt çantamı hazırlama ve Kayseriyle istemesem de vedalaşma vakti… Aklımda bir çok güzel an, birbirinden güzel fotoğraf ve güzel insanların gülüşleriyle ellerim ceplerimde, tekrar görüşmek üzere “merhaba!” diyerek ve tüm bu güzellikleri paylaştığım, tanıştığım, konuştuğum, güldüğüm güzel aile UFAD’a müteşekkir olarak gidiyorum… tıpkı hayat gibi: kadrajınız açık, objektifiniz geniş, tüm fotoğraflarınızın güzellikli olması dileklerimle…

Aslı Özçelik

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir